Ateşin Öğretisi

Emel Meriç, Mart 2014

 

Kaz Daglari

Dolunay zamanı…

Zeytinli Çayı’nda gece yakamoz eşliğinde çam ağaçlarını yalayıp bize ulaşan esinti çok şeyler fısıldadı kulağıma. Hem sakinleştirdi huzurlu bir el gibi hem de duygudan duyguya sokup halden hale girmemi sağladı.

Şimdi güneş eşlik ediyor bu güzel verandada bana, el emeği ahşap bir masanın üzerinde defterim, yeşil çayım eşlik ediyorlar bana bu satırları yazarken. Güneş, bulutların arasından ansızın çıkıveriyor, çam ağaçlarını aydınlatıyor ışık oyunları yapıyor. Ona Zeytinli Çayı da katılıyor dingin bir neşeyle. Kuşlar umudu, doğanın sevecenliğini anlatıyorlar şakıyarak. Tatlı bir heyecan duyuyorum. Su yüzeyine vuran ışıltılar arasındayım, Kaz Dağları’ndayım!

Kozalağın ne denli önemli olduğunu öğreniyorum burada. Ateş yakma hevesi düşünce içime artık ilk iş kozalak arıyor gözlerim. Bir hazinenin peşine düşmüşçesine kuru kozalak ararken buluyorum kendimi, içimden ateşten bir hevesle! Kozalak arayışıma Hızır Amca adı gibi yetişiyor. Nasır dolu emektar elleriyle bir torba dolusu kuru kozalak getiriyor. Kupkuru çam dalları da ekleniyor üstüne… Derken bir ufak ateş yanmaya başlıyor.

Ateş başlıyor, birden ansızın, aynı yaşam gibi!

Ateşimiz hızlanıyor, büyük odunlar gücüne güç katıyor, kudretli çıtırtılarla tüm oda mutlu bir sıcaklığa kavuşuyor. Aklımda Oruç Aruoba’nın kıymetli kelimeleri, sihirli şiiri dönüp duruyor. Ateş ve yaşam, bu ikiliyi düşünüyorum.

En son, en kalın odunu yakarsın.

Ateşinin dumanını da biriktirirsin——

Herşeyden önce unutmaman gereken,
ateşinin hiçbir zaman tek bir düzeyde yanmadığıdır :
ateşin, ya harlanma içinde ya da sönme içindedir —
ya yükseliş, ya iniş…

Yaşamımız da inişler çıkışlarla dolu. Tek düze bir yaşamdan ne kadar sözedilebilir ki, hep bir devinim barındırır her saniye… O halde inişler ve çıkışlar doğasından ötürüdür yaşamımızın, inmemiz de çıkmamız da doğaldır. Peki inişler ne zaman ve nasıl çıkıverir ?

Ateş, yanmakta olan odunlarla değil,
yeni yanmağa başlayan odunlarla yanar.
Hep yakacak yeni odunlar bulan ateş, yükseliş içindedir;
yalnızca eski —yanan— odunları olan ateş,
inişe geçer.

Çıtırtılar, odun kokusu, Hızır Amca’nın dinginliği ile güven doluyor içim. Isınıyoruz! Kendimi doğaya, ateşe teslim ediyorum.

Tüm bu dinginliğin içinde aslında hiçbir şeyin durağan olmadığı, akıp gittiği, değişip dönüştüğünü çok daha güzel bir farkındalıkla keşfediyorum. Ateş, çok şeyler söylüyor. Dinlemedeyim. Kendini anlatıyor bana, anlatırken yaşama da ayna tutuyor. Aruoba’nın satırları bir bir dökülüyorlar:

Ateşin, bazen, yalnızca tüter : yanamamaktadır…

Dikkat etmen gereken, ateşe yan yana ve üst üste koyduğun odunların
biribirlerine olabildiği kadar yakın olmaları; ama hiçbir zaman
bitişik ve binişik olmamalarıdır : ateşi yakan, ısı olduğu kadar,
havadır — belki daha da çok…

Ateşin tütüyorsa, bil ki birşeyleri yanlış yapıyorsun.

Sevecenliği içimde, dokunduğum her ağaç dalında, rengarenk çiçeklerde, toprakta, gözyüzünde hissediyor, içime çekiyorum. İşte bu sevecenlik içimi aydınlatıyor her nefeste! Her nefeste umut ve güven doluyor içim… Derken Hızır Amca’nın sadık dostu, tek gözlü köpeği geliyor yanıma, yarası halen açık, acı içinde bakıyor bana tek gözüyle. Acı yaşamın her yerinde! Kabul ediyorum ben de içimdeki ve dışarıda olup biten acıları, yaraları bereleri…Çünkü artık çok daha iyi biliyorum, o acılar da değişip bambaşka şeylere dönüşerek geliştirecek bizi.

İşte yeniden odun kokusu sarıyor beni. Şifa dolu yemeklere can veren ateşin en büyük işçisi odunu seviyorum.

Tek bir odunu yakamazsın : odunlar ancak başka odunlar
yanıyorsa, yanar — her bir odunun yanması, öteki her bir
odunun yanmasına bağlıdır : hepsi için ayrı ayrı; ve,
hepsi birlikte, karşılıklı…

Alttaki odunun yanması, üstünde yanmaya başlamış bir odunun
bulunmasına — ve üstteki odunun yanması, altında yanmakta olan
bir odunun bulunmasına, bağlıdır.

Odunlar yalnız yanmazlar.

Bir ses daha duyuyorum, Aruoba’ya bu sefer Nazım katılıyor:

Sen yanmazsan ben yanmazsam 
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa

Ahh, içimdeki burukluk, karnımdan çıkıp boğazıma ulaşıyor. Orada düğümlenip kalıyor.

Ateş, bir kez yanmağa başlayınca, senin denetiminden
çıkar gibi olur —

Gözyaşlarım dökülüveriyorlar benden habersiz… Berkin, çocuk, demek sen de buradasın; belki kudretli çam ağacının yanındasın; belki tatlı tatlı esen rüzgarla yanaklarıma dokunuyorsun gözyaşlarımı sllmeye yel-teniyorsun teselli edercesine beni… Benimlesin, bizimlesin…

ateşini ‘beslemen’ gerekir : tam zamanında, tam yerine,
yeni yanacak odunlar koyman; belirli bir yanı tükenmeğe
yüz tutmuş odunları biribirlerine göre çevirmen; yanamayarak
tütmeğe başlamış odunları yanabilecekleri bir konuma getirmen
— bir sürü düzenleme, ayarlama…

Ateşini kendi haline bırakamazsın — bırakırsan, tükenip söner…

Ne sen bizi bırak Berkin ne de biz seni… Burada bizimlesin her daim. Sevgi tam olarak şimdi şu an burada. Bak yine bir acı değişip dönüşüyor, efsane gibi dolanıp duruyor Kaz Dağları’nda… Tüm duyguları kabul edip sorumluluklarını almamız gerektiğini tekrar anlıyorum. Derken Aruoba da son hamleyi yapıyor:

Ateşinden sorumlusun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: