Hayatta Kalma Çalışmaları

Ayşegül Tezcan 24.06.2015

Gerçeklerimizin dört bir yandan baltalandığı bir dünyada yaşadığımızın biraz da olsa farkındayız hepimiz.
Yeniden canlandırma kavramı o kadar kuvvetle nüfuz etmiş ki üstümüze, yeri geliyor hissettiklerimizin aslında hissetmemiz gereken şeyler olup olmadıklarına karar veremiyoruz.
Çok sancılı bir süreç.
Bu güvensizlik sadece karşımızdaki insanla da sınırlı değil, gördüğümüz reklama, izlediğimiz filme, bir televizyon haberi veya bir kitaba bile güvenemiyoruz şimdilerde.
Kendimize inancımızı koruyamıyoruz bu bildiklerimizi simüle eden yapı içinde.
‘En doğrusu biziz’, diyen bir kitle iletişim araçları topluluğu var karşımızda ve haykırdığımız seslerimiz, gün geçtikçe biraz daha sessiz ve tepkisiz.
Şu evlerimizdeki koca ekran coğrafyaları sınırsız hale getiriyor da; insanla insan arasındaki sınırları nasıl da çoğaltabiliyor bazen.
Tabi buna bizim de katkımız yadsınabilecek türden değil.
Bize gösterilenleri, bildiğimiz gerçekten, ‘daha gerçek’ kabul ediyor, bu gerçeğe kör kütük bağlanıyor ve sohbet ettiğimiz masalarda felsefesini çeviriyoruz.
Durup baktığımızda anlıyoruz ki, bir sürü anlamsız ortak noktamız ve pek az sayıda farklı ama değerli özelliğimiz kalmış geriye.
Hepimiz birazcık yönlendirildiğimizi biliyoruz ama tamamen yönlendirildiğimize inanmak istemiyoruz.
‘Bizim’ zannettiğimiz ne de çok fikre ‘sahibiz’…
Filmler izliyor ve ordaki kareleri sanki bir tarih ansiklopedisi bitirmişçesine güvenerek anlatıyoruz.
Katliam belgeselleri izleyip o günler geçmişte kaldığı için seviniyoruz.
Yanıbaşımızda devam eden olaylar dizisi az canlar yakıyormuş gibi..
Batı ve Doğu’yu sürekli karşılaştırıyor ama ikisi içinde elimizi taşın altına sokmuyoruz.
Devlet ideolojisini veya çevremizde ‘bilge’ bilinen bir kişinin düşüncesini alıp kopya ediyoruz kafamızda.
Toplum olarak tıkandık ve birinin bizi ittirmesini bekliyoruz, birbirimizi ittirmek yerine.
Şu simülasyon çağının ‘yeniden canlandırılıp’ , gerekirse değiştirilip, bize ‘inanmanız gereken gerçek budur’ mantalitesi ile geri satılan fikir pazarında, sağlam bir kale gibi kalmak elbet kolay değil.
Tabi ki akşam yine televizyonumuzu açabilir, anlatılan şeyleri ilgiyle dinleyebilir, ‘inanma özgürlüğümüzü’ kullanabiliriz.
Baudrillard beni o kadar huzursuz etti ki ben delirmemek için sizinle paylaştım.
Çuvaldızı kendimize batıra batıra da bi hal olduk biliyorum ama bence son bir kez daha ‘varolma’ şansını hak ediyoruz.

Hayalperestliğe Dair

Buket Yaman, 01.04.2015

Hayal Kur

Şimdi, önce bir giriş yapayım izninizle… Ben alıştım bu Fabula non Vera’ya. Bir defa sitemizin sahibi bal mı bal, içeriklere müdahale yok, kendisi de kalem tutan insan, ondan da besleniyoruz… Hayat güzel. Bir de nasıl tembel bir dönemim ki, kendi blogum ne olacak diye kara kara düşünüp, ne bir aksiyon alıyor ne de bir yol haritası çıkarıyorum. Bunları niye yazıyorum? İkinci yazımı da Fabula non Vera’ya ekliyoruz diye… Bundan sonra da buradan paylaşımlarda bulunacağım – şaşırmayın diye… öyle işte. Konuya girmeden, açıklamam bu yönde.

Şimdi gelelim asıl konumuza… Hayalperestliğe dair yazıyoruz bugün. Neden? En sevdiğim konu çünkü ☺ Kendi bloğumun adı hayalperestinevi. Sosyal medyada hesaplarımın bir kısmı bununla bağlantılı. Neden? Çünkü feci hayal kuruyorum. Verin bana bir senaryo, gözümü kapatayım… Üzerine çalışayım… Sonunu on farklı hikayeye bağlayayım… Düş kurayım… Kötü mü? Göreceli… Bir kısmınız başta çok iyi olduğunu düşünüyor. “Sen hayalperestinevi değil misin?”, diyor. Sonra biraz zaman geçince  “Sen hayalperestinevi değil misin? Ayakların biraz yere bassın, bu iş böyle olmaz, bu olay böyle sonlanmaz, suyun akışına bu şekilde yön veremezsin”, gibi pek çok olumsuz cümleye dönüyor hikaye, defans başlıyor… Bu kısım da sıkıcı.

Başta başka düşüncelerin beni dibe çekmesine izin veriyorum, sonra hayal kurmak bana ne kazandırdı ona bakıyorum. Kariyerime bakıyorum… Vay be ilk kez bir kariyer yazısımsı bir şey yazıyorum! Şu anda kendime çok şaşırıyorum ☺ İletişim kariyerim boyunca 2 televizyon kanalında, 2 CEO, üstüne PR ajansı tecrübemde 6 farklı Genel Müdür profili, son geldiğim noktada şirketimde deneyimlediklerim ile yol alıyorum. Sıradan bir stajyer olarak başladığım ilk iş tecrübemde, FOX’un iletişim departmanında çalışabileceğim aklıma gelmezdi açıkçası ama iyi düş kurdum. Düş kurdum, boş oturdum değil tabii… düş kurdum sonra tırnaklarımla kazıdım her adımı. Sonra baktım o düş çok da beslemiyor beni, dedim ki ben biraz öğrenci olayım, gideyim bir PR ajansında sürüneyim ☺ 1 yıl süründüm ama hayatımın en önemli okuluydu. Neden? Her formatta insan tanıdım orada. Her formatta müşteri profili ile çalıştım. Sonra dedim ki, yeter ben kurumsala uçmak istiyorum. Gözümü kapatıyorum ve kendimi Türkiye’nin en büyük 50 şirketinden birinde görüyorum. Oldu mu?  Oldu. Sonra dedim ki ben bir Avrupa deneyimi yaşamak istiyorum. Oldu mu? Oldu. Düşlediklerim çalışma ile oldu, oluyor, olmaya devam edecek. Bu benim düş kurmaya bakış açım.

Bundan sonrası, kariyeri boyunca 7 farklı ülkede çalışmış yönetici- lider profilinden dinlediklerim. Bence beni destekliyor. Türk grupların önünde konuşurken konu bir şekilde buralara gelirse diyor ki; “dream it” Amerika’da olumludur. “Daydreamer” (Gün içinde hayal kuran kişi) olma hali beklenen bir özelliktir ve derler ki dream it- wish it- do it! Yola düş kurarak çık- iste ve gerçekleştir. Türkiye’de durum tam zıddı, “Çocuğum ayakların yere bassın, hayal görme! Gerçekçi ol!”, Neden? Çünkü sınır dışında düşünmeye tahammülümüz yok. Ama ben siz gençlere diyorum ki hayal kurun, isterseniz olur”

Ben de işte, yukarıdaki bu satırları söyleyen kişiye katılıyorum. Belki yüzde yüz düşlediğiniz gibi olmaz, ama yüzde yirmi, yüzde elli bile hiç yoktan iyi değil midir ya? Sonra da Türkiye’den neden inovasyon çıkmıyor? Nasıl çıkacak? Hepimiz saçmalamaktan ölesiye korkuyoruz. Bir kısmımız kalabalık gruplar içerisinde görüşümüzü bile ifade ederken tedirginiz, ya salak olduğumu düşünürlerse, ya bilemezsem, ya anlatamazsam…who cares gençler!!! Kim takar???? Boşverin. Koyverin gitsin yani. Koyverenler genelde fark yaratıyorlar. Evet, hepimiz yeni fikirler icat edip, kimsenin bilmediği şeyler keşfedemiyoruz ama gerçekten farklı bir şeyler buluyoruz, insanlık için olmasa da kendi hayatımız için en azından. Ben henüz neye baktığımı bile bilmiyorum ama halimden de şikayetçi değilim yani. Bir deneyin bence.

Sonuç,  bu yazı neden bugün kaleme alınıyor? Çünkü yarın bir hayal daha gerçekleşecek… Kendi alanımda 5 yıldır takip ettiğim biriyle tanışacağım yarın. İlk sohbetimizi twitterdan yapmıştık… kendisini eklemiş ve bir yazım ile ilgili gördüğüm en yaratıcı yazı olduğu yorumunu almıştım ☺  O zaman biliyordum biryerde yolumun kesişeceğini. Öngörü deyin, içine doğmak deyin, çok isteyip o enerji ile olacağına inanmak deyin… Ne derseniz deyin. Size neden kesiştiğini şu an yazamıyorum ama emin olun gerçekleşecek olan sohbetten, birçok yazıma, birçok malzeme çıkacak ☺ Neden mi? Birinin bildiğinin diğerlerine de faydası dokunmalı. Öğrendiklerimi sizinle de paylaşacağım. Burada durum böyle.

Şimdi her zamanki gibi ince bir ayar ile bitirmek isterim bu yazıyı. İnsanın hayatı, insanın hayalidir… aaa bir de karşıt tez veriyorum hızlıca. Ne hayali ya, diyenler için bu kısmı da… İnsan, ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca, hepsini kaybeder… seçin, beğenin, alın.

Ateşin Öğretisi

Emel Meriç, Mart 2014

 

Kaz Daglari

Dolunay zamanı…

Zeytinli Çayı’nda gece yakamoz eşliğinde çam ağaçlarını yalayıp bize ulaşan esinti çok şeyler fısıldadı kulağıma. Hem sakinleştirdi huzurlu bir el gibi hem de duygudan duyguya sokup halden hale girmemi sağladı.

Şimdi güneş eşlik ediyor bu güzel verandada bana, el emeği ahşap bir masanın üzerinde defterim, yeşil çayım eşlik ediyorlar bana bu satırları yazarken. Güneş, bulutların arasından ansızın çıkıveriyor, çam ağaçlarını aydınlatıyor ışık oyunları yapıyor. Ona Zeytinli Çayı da katılıyor dingin bir neşeyle. Kuşlar umudu, doğanın sevecenliğini anlatıyorlar şakıyarak. Tatlı bir heyecan duyuyorum. Su yüzeyine vuran ışıltılar arasındayım, Kaz Dağları’ndayım!

Kozalağın ne denli önemli olduğunu öğreniyorum burada. Ateş yakma hevesi düşünce içime artık ilk iş kozalak arıyor gözlerim. Bir hazinenin peşine düşmüşçesine kuru kozalak ararken buluyorum kendimi, içimden ateşten bir hevesle! Kozalak arayışıma Hızır Amca adı gibi yetişiyor. Nasır dolu emektar elleriyle bir torba dolusu kuru kozalak getiriyor. Kupkuru çam dalları da ekleniyor üstüne… Derken bir ufak ateş yanmaya başlıyor.

Ateş başlıyor, birden ansızın, aynı yaşam gibi!

Ateşimiz hızlanıyor, büyük odunlar gücüne güç katıyor, kudretli çıtırtılarla tüm oda mutlu bir sıcaklığa kavuşuyor. Aklımda Oruç Aruoba’nın kıymetli kelimeleri, sihirli şiiri dönüp duruyor. Ateş ve yaşam, bu ikiliyi düşünüyorum.

En son, en kalın odunu yakarsın.

Ateşinin dumanını da biriktirirsin——

Herşeyden önce unutmaman gereken,
ateşinin hiçbir zaman tek bir düzeyde yanmadığıdır :
ateşin, ya harlanma içinde ya da sönme içindedir —
ya yükseliş, ya iniş…

Yaşamımız da inişler çıkışlarla dolu. Tek düze bir yaşamdan ne kadar sözedilebilir ki, hep bir devinim barındırır her saniye… O halde inişler ve çıkışlar doğasından ötürüdür yaşamımızın, inmemiz de çıkmamız da doğaldır. Peki inişler ne zaman ve nasıl çıkıverir ?

Ateş, yanmakta olan odunlarla değil,
yeni yanmağa başlayan odunlarla yanar.
Hep yakacak yeni odunlar bulan ateş, yükseliş içindedir;
yalnızca eski —yanan— odunları olan ateş,
inişe geçer.

Çıtırtılar, odun kokusu, Hızır Amca’nın dinginliği ile güven doluyor içim. Isınıyoruz! Kendimi doğaya, ateşe teslim ediyorum.

Tüm bu dinginliğin içinde aslında hiçbir şeyin durağan olmadığı, akıp gittiği, değişip dönüştüğünü çok daha güzel bir farkındalıkla keşfediyorum. Ateş, çok şeyler söylüyor. Dinlemedeyim. Kendini anlatıyor bana, anlatırken yaşama da ayna tutuyor. Aruoba’nın satırları bir bir dökülüyorlar:

Ateşin, bazen, yalnızca tüter : yanamamaktadır…

Dikkat etmen gereken, ateşe yan yana ve üst üste koyduğun odunların
biribirlerine olabildiği kadar yakın olmaları; ama hiçbir zaman
bitişik ve binişik olmamalarıdır : ateşi yakan, ısı olduğu kadar,
havadır — belki daha da çok…

Ateşin tütüyorsa, bil ki birşeyleri yanlış yapıyorsun.

Sevecenliği içimde, dokunduğum her ağaç dalında, rengarenk çiçeklerde, toprakta, gözyüzünde hissediyor, içime çekiyorum. İşte bu sevecenlik içimi aydınlatıyor her nefeste! Her nefeste umut ve güven doluyor içim… Derken Hızır Amca’nın sadık dostu, tek gözlü köpeği geliyor yanıma, yarası halen açık, acı içinde bakıyor bana tek gözüyle. Acı yaşamın her yerinde! Kabul ediyorum ben de içimdeki ve dışarıda olup biten acıları, yaraları bereleri…Çünkü artık çok daha iyi biliyorum, o acılar da değişip bambaşka şeylere dönüşerek geliştirecek bizi.

İşte yeniden odun kokusu sarıyor beni. Şifa dolu yemeklere can veren ateşin en büyük işçisi odunu seviyorum.

Tek bir odunu yakamazsın : odunlar ancak başka odunlar
yanıyorsa, yanar — her bir odunun yanması, öteki her bir
odunun yanmasına bağlıdır : hepsi için ayrı ayrı; ve,
hepsi birlikte, karşılıklı…

Alttaki odunun yanması, üstünde yanmaya başlamış bir odunun
bulunmasına — ve üstteki odunun yanması, altında yanmakta olan
bir odunun bulunmasına, bağlıdır.

Odunlar yalnız yanmazlar.

Bir ses daha duyuyorum, Aruoba’ya bu sefer Nazım katılıyor:

Sen yanmazsan ben yanmazsam 
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa

Ahh, içimdeki burukluk, karnımdan çıkıp boğazıma ulaşıyor. Orada düğümlenip kalıyor.

Ateş, bir kez yanmağa başlayınca, senin denetiminden
çıkar gibi olur —

Gözyaşlarım dökülüveriyorlar benden habersiz… Berkin, çocuk, demek sen de buradasın; belki kudretli çam ağacının yanındasın; belki tatlı tatlı esen rüzgarla yanaklarıma dokunuyorsun gözyaşlarımı sllmeye yel-teniyorsun teselli edercesine beni… Benimlesin, bizimlesin…

ateşini ‘beslemen’ gerekir : tam zamanında, tam yerine,
yeni yanacak odunlar koyman; belirli bir yanı tükenmeğe
yüz tutmuş odunları biribirlerine göre çevirmen; yanamayarak
tütmeğe başlamış odunları yanabilecekleri bir konuma getirmen
— bir sürü düzenleme, ayarlama…

Ateşini kendi haline bırakamazsın — bırakırsan, tükenip söner…

Ne sen bizi bırak Berkin ne de biz seni… Burada bizimlesin her daim. Sevgi tam olarak şimdi şu an burada. Bak yine bir acı değişip dönüşüyor, efsane gibi dolanıp duruyor Kaz Dağları’nda… Tüm duyguları kabul edip sorumluluklarını almamız gerektiğini tekrar anlıyorum. Derken Aruoba da son hamleyi yapıyor:

Ateşinden sorumlusun.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑